Tiyatro Tümü

“Angina Pektoris”in zor sorusu


Sizce Nasıl?

Bir karikatür ne zaman bir tiplemeye dönüşür? Peki bir tiplemenin karakter olması nasıl mümkün olur?

 “Angina Pektoris”in zor sorusu  KALBİN ATIYOR MU?

Bir karikatür ne zaman bir tiplemeye dönüşür? Peki bir tiplemenin karakter olması nasıl mümkün olur? Yaratma cesareti, üretme sancısı, var etme heyecanı bir araya gelince, bir sıkışma hissetmez mi insan?

Küçük Salon’un bu sezon sahneye koyduğu,  Çağıl Tekten’in kaleme aldığı ve Emre Tandoğan’ın yönettiği “Angina Pektoris” işte bu sorulara yanıt arıyor. 

Angina Pektoris, bir tür kalp hastalığı. Göğüste ağrı, baskı, sıkışma hissi yaratan bu hastalığın neden olduğu nöbet sırasında ölüm korkusuyla karışık bir iç sıkıntısı, ter, solgunluk, konuşamama, ağrının sol kola yayılması semptomları görülüyor. Oyunun tanıtım bülteninde bu hastalığın ölümcül değil kronik olduğu belirtiliyor. 

Ölümcül olmayan ama ölüm korkusuyla karışık bir iç sıkıntısına neden olan kronik başka bir “hastalık” da üretme sancısı olsa gerek… 

Angina Pektoris’te seyirci sahnede üretme sancısı çeken bir yazarın yaratmaya çalıştığı karakterleri görüyor. Karakter dedim, düzeltmek gerek, kimi zaman karikatür, kimi zaman tipleme, kimi zaman da dört başı mamur birer karakter olarak karşımıza çıkan bu kişiler, oyun boyunca benliğini arıyor. Zira hiç görmediğimiz ama zihnimizde capcanlı şekilde ete kemiğe bürünen yazarımızın kafası pek karışık… 

Hem yaratmakta olduğu kişilere dair soruları hem üretmeye gayret ettiği tekste dair sorunları hem kendisiyle ilgili zorunlulukları var! 

Yazarımız yazmak istiyor ama neyi? Bazen bir drama (bu esnada seyirci bir drama izlemenin gergin tadına varıyor) bazen bir komedi (seyircilerin kahkahaları salonda yankılanıyor) kaleme alıyor yazar. Şekillenen karakterlerin ağzından dökülenler yazarın, yazarın geçmişinin izlerini taşıyor. Tüm bu hercümerç içinde biz yapbozun parçalarını bir araya getirip bu iç sıkıntısı çeken, kalp sancısı hisseden, uykusuzluktan kendini de yaratmaya çalıştığı karakterleri de perişan eden yazarımızı tanımaya çalışıyoruz. 

Tabii bütün bunlar oyunun yalnızca bir katmanı. Öte yandan başka katmanlar da seyircinin zihninde canlanıp duruyor. Zira bu oyun, seyircinin zihnini serbest bırakıyor. Oyun boyunca sahnede olup bitenlerin dışında şeyler de düşünüyor seyirci, ancak yine oyuna dair olan…

Bir karakter haline gelebilme çabası içindeki kişiler aynı zamanda insanın nasıl bir karaktere dönüşebildiği sorusunu da zihinlere çakıyor. Kişinin mensubu olduğu sınıfın, yetiştiği ailenin, çevrenin şahsın fikirlerini ve karakterini doğrudan etkilediği bir gerçekse, fikir ne ölçüde bireyin “bağımsız” iradesinden kaynaklanıyor olabilir? Yoksa biz uykusuz bir çevrenin, sancılı bir sınıfın, kafası karışık bir ailenin “sonucu” olabilir miyiz? Travmalarımızda, kafa karışıklıklarımızda, çelişkilerimizde, umutlarımızda, zıtlıklarımızda kişisel irademizin yanı sıra toplumsal, sosyolojik, sınıfsal öncüllerin etkisi yok mu? Tüm bunlar Küçük Salon’un zor soruları arasında… Bir de ekibin doğrudan verdiği cevaplar var, bahsedelim…

Oyunun yazarı olan Çağıl Tekten ve Atakan Yılmaz, çok berrak bir oyunculuk sergiliyor. Abartıya kaçmaya çok müsait bir oyun ve alan söz konusu olmasına rağmen duru performanslarıyla dikkat çekiyorlar. Bu iki genç oyuncunun performansları, yükselip alçalan tempo, duygular yelpazesinin her bir durağının hakkını vererek ve belki tek bir oyundan beklenmeyecek ölçüde geniş bir hissiyat repertuvarında parıldıyor. 

Emre Tandoğan’ın rejisi ise Küçük Salon’un ve dekor kullanılmıyor oluşunun yarattığı klostrofobik etkiyi avantaja çeviriyor. Oyuncuların birbirlerine doğru “devrilmeleri” ve yine birbirleri sayesinde tekrar dik hale gelmeleri gibi tekrarlanan devinimlerde olduğu gibi, Tandoğan rejide iki oyuncun dinamiklerini yerli yerine oturtmuş ve denge kurmuş. Tandoğan, reji asistanı Yunus Emre Can’la birlikte cüretkâr bir işe imza atıyor. Elif Arman’ın tasarladığı kostümler gibi rengârenk ve zamanda geriye doğru gittiğimizi, aslında biraz çocuksuluğu, biraz retroluğu, biraz “yapma bebekliği” yahut kuklayı (görünmeyen yazar oynamaktadır sonuçta onlarla ve ipleri daima onun elindedir) ansıtıyor.
 
“’Yazar’ın yazamaması, yazmasından meşhur. Ya varlıkla yokluk arasında durmadan sendeleyen kahramanları? Tuhaf karakterler, karar verilememiş türler, değişken konular, bozulan biçimler…  Angina Pektoris, kaygan zeminin çarpıntılı, alaycı, birazcık da hüzünlü eğlencesi” diye tanıtılan oyun ve yinelenen “Kalbin atıyor mu?” repliği, “Yazgına teslim mi oldun, yoksa hâlâ farkına varıp itiraz edecek bir canlılığa sahip misin?” türü bir soruya gebe olsa gerek… Zira kalp atınca, yankısı insanlığa ulaşıyor. Nâzım’ın “Angina Pektoris” şiirindeki gibi:
“Bakıyorum geceye demirlerden/ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen/kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...”

Yazan: Hakan Güngör

 

Yazarın izni ile Kaynak: Yeni Tiyatro dergisi" alınmıştır..

 


Facebook Yorumları

Twitter akışı

New Sanat Yorumlar

Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.